‘’Bu şiiri , önce en zor günlerimde bana kol kanat geren , çalışmalarımı yüreklendirici konuşmaları ile daima destekleyen Dürdane ELHAN ve Müyesser Saka Öğretmenlerime ….. Daha sonra da yüreği sevgi dolu tüm annelere armağan ediyorum….Necip GÜVEN
19 Ekim 2009 Pazartesi ‘’
ANNELERE SESLENİŞ !
Ne olur anneler, çaresizce bakmayın,
Gözyaşlarınızı tutun, o bayrama saklayın.
Kâbus bitti, bak kartallar gelecek,
Anadolu bayram yapıp gülecek.
Yarınları ne olacak hiç korkma,
O masum yavrunu öp, sarıl ve kucakla.
Kartallara zindan olan kümesler yıkılacak,
Hedeflenen zirvelere birer birer çıkılacak.
Bu dava bizim için namustu,
O gördüğün gerçek değil kâbustu.
Yeter, son ver bitsin artık bu ağıt.
Mutfağında helvanı yap ve dağıt.
Bak tarihe, bu millet ne badireler gördü.
Anadolu’yu hakir gören hem sağırdı hem kördü.
Savaştasın üç silahın var unutma !
Güzel kitap, yazan kalem ve kağıt.
Bir zamanlar bu davaya Dürdaneler, Müyesserler baktılar.
Önümüzde sönmez ışık yaktılar.
Zaman geldi, koşan atlar yoruldu,
Bayraklar genç kartala verildi.
Genç kartallar ufuklara bakındı,
Haydi gayret , zaten zirve yakındı.
Bir silkindi, çılgın gibi koşturdu,
Anadolu insanını coşturdu.
Bir milleti ilerleten ufuktur,
Madenimiz altın değil çocuktur.
Eğitimdir kaliteyi getiren
Çözüm olup problemi bitiren.
Necip Güven 19 Ekim 2009
Dürdane Elhan ve Müyesser SAKA Hocalarımın şiirime verdikleri cevap mesajları....
Sayın NECİP Bey, yazdığınız şiire teşekkür ederim.Çok zarif bir jest yapmışsınız. Başarılarınızın devamını dilerim.Yaşam kısa sizde koşuyorsunuz bu koşuşturmalarda inşallah daha çok basarılar yakalayacaksınız.Selamlar…Dürdane ELHAN
Teşekkür ederim. Beni de çalışmalarınızda andığınız için. Kolay gelsin. Başarılar.
Müyesser SAKA
Merhaba Dürdane ve Müyesser Hocam, ben sizleri her zaman anıyorum.Sizlere (Dürdane ELHAN; Müyesser SAKA,G.Veli KİŞİOĞLU ve Basri KÖSELER ) beni ve projelerimi destekleyen arkamdaki ``Muhteşem Dörtlü`` diye takdim ediyorum.
BKNZ. http://www.hikayeler.net/yazilar/129151/arkamdaki-muhtesem-dortlu-1-
http://www.hikayeler.net/yazilar/129152/arkamdaki-muhtesem-dortlu-2-
Sizleri hiç bir zaman unutmadım, unutmayacağım.
Eğer sizin zamanında yaptığınız çalışmalar olmasaydı ve benim çalışmalarıma destek olmasaydınız ortada ne Necip GÜVEN diye bir ne de eserleri olurdu.Bu bir bayrak yarışı .Bir süre daha çalışıp bu projeleri gençlere emanet edecek duruma geldiğim zaman da ben de sizin bana yaptığınız gibi ``Haydi gençler ben nöbetimi tamamladım artık bu emaneti size gönül rahatlığı içinde emanet edebilirim.Size inanıyorum ve güveniyorum.Beni ve projelerimi aşan çalışmalar yapacağınıza da inanıyorum.Haydi bayrağı teslim alın diyeceğim.``
Ben bu projeleri sıfırdan başlayıp buralara getirmedim ki sizin koyduğunuz tuğlaların üstüne ben de sizin verdiğiniz destekten cesaret alarak yeni tuğlalar koydum.Hepsi bu kadar.
Ellerinizden öperim. Size ve ailenize sağlıklı ve mutlu yaşamlar dilerim.
Öğrenciniz Necip GÜVEN
27 Haziran 2010 Pazar
20 Haziran 2010 Pazar
Matematik Öğretmeni Sorunu
Yazarlar: İkram ÇINAR, Özlem DALAR, Nejla BORAN ve İbrahim KANSU
Matematik öğretiminin önemi ciltler dolusu kitap yazarak anlatılabilir. Sözü uzatmamak için "doğru karar vermenin bilimi " olarak gerek insan hayatında gerekse bilimlerin temelini oluşturduğu için bilim hayatında son derece önemli bir alan olduğunu söylemek yeterlidir. Fen öğretiminin temeli olduğu da dikkate alınırsa, bir ülkenin kalkınması ve teknooji üretmesi de matematik öğretiminin başarısıyla yakından ilgilidir. Okullarda verilen matematik dersinin müfredatının niteliği ayrı bir tartışma konusudur. Müfredat mükemmel olsa bile bilmeliyiz ki sonuçta onu uygulayacak olan öğretmendir.
Matematik öğretimindeki başarı durumunu uluslararası PİSA raporları ve ülkemizdeki üniversiteye giriş sınavlarında görmek mümkündür. Durumun içler acısı olduğunu söylemek durumundayız. Bu başarısızlığın ne kadarının müfredat, eğitim sistemi ya da öğrenciden kaynaklandığı tartışılabilir. Ancak matematik öğretmenlerimizin niteliklerini de tartışmaya açmak zorundayız. Aşağıda tezsiz yüksek lisans yapan öğrencileriminSınıf Yönetimi dersi kapsamında "unutamadıkları bir ders hatırası" başlıklı yazılarına yer verilmiştir. Matematik öğretmenlerinin "öylesine" davranışının kendilerinde meydana getirdiği savrulmayı anlatmaktadır. Bu konuda daha nice örnekler bulmak da mümkündür.
Matematiği iyi bilmek yetmez; öğretmenlerin elindeki malzemenin insan yavrusu olduğunu akıllarında çıkarmamaları ve eğitim biliminin ortaya koyduğu yaklaşımı benimsemeleri gerekir. Konu üzerinde düşünmek zorundayız.
Nejla Boran (Türk Dili ve Edebiyatı) yazıyor:
Okul anılarımdan beni en çok etkileyen bir anımı paylaşmak istiyorum. 7. sınıf öğrencisiydim. Derslerinde çok başarılı bir öğrenciydim, matematik dersi hariç. O yaşıma kadar ne matematik dersini ne hocalarını hiç sevmedim. Okulumuza yeni matematik hocası atanmıştı; İbrahim Özbey. Normalde ilkokul hocalarımın ismini bile hatırlamam ama bu hocamın soy ismini bile hatırlıyorum çünkü kendime o matematik hocamı model aldım. İleride ben de hoca olursam inşallah onun gibi olacağım. Bize sevgiyi öğretti sevgiyle her şeyin olacağını derse girdiğinde bize sevgiden bahsetti o zaman hocayı çok sevdim diğerlerinden farklıydı. İlk sınavdan çok düşük puan almıştım.
Normalde sınıf birincisi olduğum için hoca çok üzülmüştü. Beni karşısına aldı ve sorunun nerede olduğunu sordu. Ben de dersi sevmediğimi söyledim hocam bana gülerek dedi ki “ben de eskiden hiç sevmezdim ama öyle bir hocam vardı ki bana matematiği sevdirdi. Ben de sana sevdireceğim ve sen de matematikçi olacaksın. Hocamız bizim için çok uğraştı biz de hocamızın yüzünü kara çıkartmamak için çok çalıştık. Bütün sınıf hocamızı ve dersini çok seviyorduk hepimizin dersi çok güzeldi teneffüste dışarı çıkmıyorduk çünkü ders çok zevkliydi. Önce sınavdan 55 alınca sevinirken daha sonra 95 aldığımda üzülüyordum. Zaten matematik dersim hayatımda sadece 7. sınıftayken 100 oldu. 8. sınıfta hocamız askere gitti ve dersimize hiç sevmediği dayakla sınıfı susturmaya çalışan fen hocamız geldi yine eskisi gibi vasat öğrenci oldum. Ben İbrahim hocamdan öğrencinin başaramayacağı şeyin olmadığını sevgiyle her şeyin öğretileceğini öğrendim. Ben hala matematiği sevmiyorum. Belki hayatımda İbrahim hocalarla karşılaşsaydım şu an matematikçi olurdum.
Özlem Dalar (Tarih Öğretmenliği) yazıyor:
Ben ders hatırası olarak ilköğretim 6. sınıftayken yaşamış olduğum bir olayı sizinle paylaşmak istedim. İlkokulu köyde okudum ortaokula gelince ilçeye gitmeye başladım. Derslerim oldukça iyiydi. Köyde imkanlar kısıtlı olmasına rağmen ilkokul hocamızın emekleriyle hayatı ve a, b, c’yi aynı anda öğrenmiştik. Beş yılın sonunda ilçedeki öğrencilerde denk seviyedeydik. Sayısala yatkınlığım vardı matematik ve hayat bilgisi derslerinden oldukça zevk alıyordum. Ortaokulda Matematik öğretmenimiz aynı zamanda okulumuzun müdürüydü. Toplantıları veya herhangi idari işleri nedeniyle bir çok dersimiz boş geçerdi. Birkaç konu işledikten sonra hoca nihayet sınav tarihini açıklamıştı.
Sınavdan bir önceki gün kardeşimle konulara çalışıyorduk dedemin evinde. Biz sobanın kenarında çalışırken dedem sedirde uyuyordu. Ders çalışırken bir ara gözüm dedeme takıldı, gözlerini sabitlemiş öylece bana bakıyordu. Gülümsedim ona bana karşılık vermedi, içim ürperdi donuk bakışlarından bir an ama anlayamadım ne olduğunu. Kardeşime döndüm gülerek dedemin gözleri açık uyuduğunu söyledim o da güldü ama anlayamadık niye öyle olduğunu yanına gidip “uyan dede korkuyoruz” dediğimde hiç kıpırdamadığını fark ettim. Bir yandan ağlıyor bir yandan da anneme, babama sesleniyordum.
Evet işte bu benim ölümle ilk tanışmamdı. İnsanlar ölürdü köyümüzde gömerlerdi onları duyardım ama hiç ölüm görmemiştim daha önce…O gece hiç uyumadım ama gözlerimi kapattım çünkü dedem gözleri açık uyumuştu, hep o geldi aklıma…
Sabah oldu tüm akrabalar cenaze için bizdeydi. Okula gönderildik apar topar. İlk dersimiz matematikti. Hevesle bu sınavı beklemiştim ama tek bir işlem bile yapmadım sınav kâğıdına. Soruları bile okumadım, hep aklımda ölümün nasıl bir şey olduğu sorusu vardı. İnsanlar niçin ölürdü anlam veremiyordum bir türlü.. Sınav kâğıdını teslim ettim. Aradan bir ya da iki hafta geçti. Müdürümüz elinde sınav kâğıtları, kahverengi deri kaplama ajandası ve ajandanın içinde plastik beyaz bir sopayla sınıfa girdi. Önce sınavdan iyi not alanları okudu ve hepsini birer çikolata ile ödüllendirdi, sonra 5-6 kişinin daha ismini okudu. Bunların içinde ben de vardım. Evet sınavdan en düşük notu alanlardı bunlar.
Tahtaya çıktık hepimiz. Ellerimizi açtırdı sadece avuçlarımın içinin çok yandığını hatırlıyorum öyle ki sırama oturduğumda sıranın demirlerini sımsıkı tutarak o yangının geçmesini bekledim. Hiç sormadı niye boş kâğıt verdiğimi ya da derslerde tahtaya kalkarken sınavda niye yapamadığımı. O gün eve gidince ilk işim matematik kitabımı yırtmak oldu. O hocamı hiçbir zaman sevemedim. O üç yıllık ortaokul dönemimde matematik derslerine hiç çalışmadım ya da derste olduğum halde ne anlatıldığı umurumda olmadı. 3 yıl boyunca matematik dışında tüm derslerim iyiydi her yıl taktir puanını yakalıyor fakat matematiğim 1 olduğu için taktir alamıyordum. Mezun olmadan önceki son karnelerimizi alacaktık. Dersteydim müdür bey çağırttı beni. İlk defa sordu 3 yılın sonunda “Niye Matematik ders notun sürekli zayıf”… Şu an daha iyi anlıyorum ki bu aslında çok geç kalmış bir soruydu. Cevap vermemiştim o an. Hoca sevinmem için 1 olan matematik notumu o son dönem 2 yapmış ve takdir almamı sağlamıştı… Ona minnettar gözlerle bakmamı bekledi belki o an ama emin olun, bakışım asla öyle değildi…
Sağlık meslek lisesini kazandım o yıl fakat matematiği yapamadığım için bırakıp normal lisenin sosyal bilgiler bölümüne geçtim. Aynı zamanda kızıyordum kendime yapamadığım için. Hırslandım ve seçmeli ders olarak aldım Matematiği ama temel kavramlarda eksikliğim vardı, tam olarak başarı sağlayamadım, o bir dönemlik derste.
Matematiğin sürekli karşıma çıkacağından habersizdim. Üniversite sınavına girdim 3 yıl boyunca yeteri başarıyı sağlayamadım. Özel ders almaya karar verdim matematikten, eski sevgim olmadı hiç sevmeden de bir ders yapılmıyor inanın. En sonunda o özel ders aldığım hocam “ya matematikten doğru cevaplar vermek ya da sözel alanın hepsini doğru yapmak zorundasın ki üniversiteye girebilesin” dedi. İkincisini seçtim. Üniversite sınav sonuçları geldiğinde sözel alanın hepsi doğru sayısal alan netim sıfırdı.
Celal Bayar Üniversitesi Tarih Bölümüne yerleştim. Üniversite bitince bu kez Ales çıktı karşıma yine Matematik vardı yani. Deneyimliydim daha önceden. Sözel netimin çokluğu sayesinde yerleşebildim Kafkas Üniversitesine. Şimdi karşımda Kpss var. Matematik ile barışmam gerektiğinin farkındayım. Hocamı suçlamıyorum sadece. Bende de bu konuda çok büyük hata var. Belki de çok büyüttüm bazı şeyleri kafamda ama keşke o gün hocam ellerime vurmak yerine elimden tutsaydı…
İleride ben öğrencilerimin eline vuran değil de o minicik elleri tutan bir öğretmen olacağım…
İbrahim Kansu (TDE)
"Bu olay, Diyarbakır’ın Ergani İlçesi’ndeki Süleyman Nazif Lisesi’nde gerçekleşmiştir. Lise ikinci sınıf öğrencisiyken matematik dersinin sınavından sınıfın geneli düşük not almıştı. Sonuçlar açıklanırken itiraz sesleri yükseldi. Sınıfın tamamına yakını beklemediğinin çok altında sonuçlar almıştı. Öğretmen bu durum karşısında kâğıtlarına bakmak isteyen öğrencilere izin verdi. Bununla birlikte kâğıtlar incelenmeye başlandı. Ben de beklemediğim bir not alıp, öğretmene itiraz edenler arasındaydım. Çünkü beş soruluk sınavdan üç soruyu tam, ikisini de yarım yaptığım halde 25 almıştım. Ama sorularımın doğru olduğundan ve en az yetmiş almam gerektiğinden emindim. Çünkü sınavdan sonra soruları kontrol etmiştim.
Diğer arkadaşların kâğıtları incelendikten sonra nihayet sıra bana gelmişti. Öğretmenle birlikte kâğıdımı incelemeye başladık. Öğretmen kâğıdıma baktığında, sadece bir sorumun tam, diğer bir sorumun da eksik olduğunu ve bu nedenle 25 aldığımı söyledi. Soruları tek tek incelemeye başladığımızda birinci sorun cevabının tam, ikinci sorunun cevabının ise eksik olduğunu gösterdi ve başka hiçbir soruyu yapmadığımı söyledi. Hemen müdahale ederek üçüncü sorunun (bu soru bir grafik sorusuydu) cevabını kâğıtta gösterdim. Cevabı göstermeme rağmen öğretmen bir türlü görmemişti. Aslında görmüştü de kendisinin hata yaptığını kabullenmek istemediğinden görmemiş gibi davranmıştı. Ben daha çok ısrar ettim ve grafiği göstererek doğru cevabın bu olduğunu söyledim. En sonunda öğretmen: “Evet, doğru yapmışsın, buradan da yirmi puan alırsan toplamda kırkbeş alırsın” dedi ve konuyu kapattı. Diğer cevaplarımı inceleme isteğimi ise reddetti. Sonuç olarak o sınavın notu kırkbeş olarak kaldı.
Öğretmenin bu tavrı bende matematik dersine karşı olumsuz bir tutum geliştirmeme sebep oldu. O dönem boyunca matematik dersine çalışmadım ve bu durum karnemde matematik dersinin bir olmasına yol açtı. En kötüsü de karneme matematik dersinin bir düşmesinin diploma notumu büyük ölçüde düşürmesiydi.
Bence öğretmenlik bu olmamalı. Öğretmen, en az hata yapan ve hata yaptığında da bunu kabul etmeyi bilen kişi olmalıdır."
***
Matematik, bir ülkede bilim ve teknolojinin geliştirilmesinde stratejik önemi olan öncelikli bir alandır. Bu alanın en önemli parçası da öğretmenlerdir. Matematik öğretmenleri bunun bilincindeki kişiler olarak "mükemmeli arama" çabası içinde olmak zorundadırlar. Matematik öğreterek imal ettiklerinin "insan yavrusu" olduğunu akıllarında tutarak, nasıl daha duyarlı davranacakları üzerinde düşünmelidirler.
Matematik öğretiminin önemi ciltler dolusu kitap yazarak anlatılabilir. Sözü uzatmamak için "doğru karar vermenin bilimi " olarak gerek insan hayatında gerekse bilimlerin temelini oluşturduğu için bilim hayatında son derece önemli bir alan olduğunu söylemek yeterlidir. Fen öğretiminin temeli olduğu da dikkate alınırsa, bir ülkenin kalkınması ve teknooji üretmesi de matematik öğretiminin başarısıyla yakından ilgilidir. Okullarda verilen matematik dersinin müfredatının niteliği ayrı bir tartışma konusudur. Müfredat mükemmel olsa bile bilmeliyiz ki sonuçta onu uygulayacak olan öğretmendir.
Matematik öğretimindeki başarı durumunu uluslararası PİSA raporları ve ülkemizdeki üniversiteye giriş sınavlarında görmek mümkündür. Durumun içler acısı olduğunu söylemek durumundayız. Bu başarısızlığın ne kadarının müfredat, eğitim sistemi ya da öğrenciden kaynaklandığı tartışılabilir. Ancak matematik öğretmenlerimizin niteliklerini de tartışmaya açmak zorundayız. Aşağıda tezsiz yüksek lisans yapan öğrencileriminSınıf Yönetimi dersi kapsamında "unutamadıkları bir ders hatırası" başlıklı yazılarına yer verilmiştir. Matematik öğretmenlerinin "öylesine" davranışının kendilerinde meydana getirdiği savrulmayı anlatmaktadır. Bu konuda daha nice örnekler bulmak da mümkündür.
Matematiği iyi bilmek yetmez; öğretmenlerin elindeki malzemenin insan yavrusu olduğunu akıllarında çıkarmamaları ve eğitim biliminin ortaya koyduğu yaklaşımı benimsemeleri gerekir. Konu üzerinde düşünmek zorundayız.
Nejla Boran (Türk Dili ve Edebiyatı) yazıyor:
Okul anılarımdan beni en çok etkileyen bir anımı paylaşmak istiyorum. 7. sınıf öğrencisiydim. Derslerinde çok başarılı bir öğrenciydim, matematik dersi hariç. O yaşıma kadar ne matematik dersini ne hocalarını hiç sevmedim. Okulumuza yeni matematik hocası atanmıştı; İbrahim Özbey. Normalde ilkokul hocalarımın ismini bile hatırlamam ama bu hocamın soy ismini bile hatırlıyorum çünkü kendime o matematik hocamı model aldım. İleride ben de hoca olursam inşallah onun gibi olacağım. Bize sevgiyi öğretti sevgiyle her şeyin olacağını derse girdiğinde bize sevgiden bahsetti o zaman hocayı çok sevdim diğerlerinden farklıydı. İlk sınavdan çok düşük puan almıştım.
Normalde sınıf birincisi olduğum için hoca çok üzülmüştü. Beni karşısına aldı ve sorunun nerede olduğunu sordu. Ben de dersi sevmediğimi söyledim hocam bana gülerek dedi ki “ben de eskiden hiç sevmezdim ama öyle bir hocam vardı ki bana matematiği sevdirdi. Ben de sana sevdireceğim ve sen de matematikçi olacaksın. Hocamız bizim için çok uğraştı biz de hocamızın yüzünü kara çıkartmamak için çok çalıştık. Bütün sınıf hocamızı ve dersini çok seviyorduk hepimizin dersi çok güzeldi teneffüste dışarı çıkmıyorduk çünkü ders çok zevkliydi. Önce sınavdan 55 alınca sevinirken daha sonra 95 aldığımda üzülüyordum. Zaten matematik dersim hayatımda sadece 7. sınıftayken 100 oldu. 8. sınıfta hocamız askere gitti ve dersimize hiç sevmediği dayakla sınıfı susturmaya çalışan fen hocamız geldi yine eskisi gibi vasat öğrenci oldum. Ben İbrahim hocamdan öğrencinin başaramayacağı şeyin olmadığını sevgiyle her şeyin öğretileceğini öğrendim. Ben hala matematiği sevmiyorum. Belki hayatımda İbrahim hocalarla karşılaşsaydım şu an matematikçi olurdum.
Özlem Dalar (Tarih Öğretmenliği) yazıyor:
Ben ders hatırası olarak ilköğretim 6. sınıftayken yaşamış olduğum bir olayı sizinle paylaşmak istedim. İlkokulu köyde okudum ortaokula gelince ilçeye gitmeye başladım. Derslerim oldukça iyiydi. Köyde imkanlar kısıtlı olmasına rağmen ilkokul hocamızın emekleriyle hayatı ve a, b, c’yi aynı anda öğrenmiştik. Beş yılın sonunda ilçedeki öğrencilerde denk seviyedeydik. Sayısala yatkınlığım vardı matematik ve hayat bilgisi derslerinden oldukça zevk alıyordum. Ortaokulda Matematik öğretmenimiz aynı zamanda okulumuzun müdürüydü. Toplantıları veya herhangi idari işleri nedeniyle bir çok dersimiz boş geçerdi. Birkaç konu işledikten sonra hoca nihayet sınav tarihini açıklamıştı.
Sınavdan bir önceki gün kardeşimle konulara çalışıyorduk dedemin evinde. Biz sobanın kenarında çalışırken dedem sedirde uyuyordu. Ders çalışırken bir ara gözüm dedeme takıldı, gözlerini sabitlemiş öylece bana bakıyordu. Gülümsedim ona bana karşılık vermedi, içim ürperdi donuk bakışlarından bir an ama anlayamadım ne olduğunu. Kardeşime döndüm gülerek dedemin gözleri açık uyuduğunu söyledim o da güldü ama anlayamadık niye öyle olduğunu yanına gidip “uyan dede korkuyoruz” dediğimde hiç kıpırdamadığını fark ettim. Bir yandan ağlıyor bir yandan da anneme, babama sesleniyordum.
Evet işte bu benim ölümle ilk tanışmamdı. İnsanlar ölürdü köyümüzde gömerlerdi onları duyardım ama hiç ölüm görmemiştim daha önce…O gece hiç uyumadım ama gözlerimi kapattım çünkü dedem gözleri açık uyumuştu, hep o geldi aklıma…
Sabah oldu tüm akrabalar cenaze için bizdeydi. Okula gönderildik apar topar. İlk dersimiz matematikti. Hevesle bu sınavı beklemiştim ama tek bir işlem bile yapmadım sınav kâğıdına. Soruları bile okumadım, hep aklımda ölümün nasıl bir şey olduğu sorusu vardı. İnsanlar niçin ölürdü anlam veremiyordum bir türlü.. Sınav kâğıdını teslim ettim. Aradan bir ya da iki hafta geçti. Müdürümüz elinde sınav kâğıtları, kahverengi deri kaplama ajandası ve ajandanın içinde plastik beyaz bir sopayla sınıfa girdi. Önce sınavdan iyi not alanları okudu ve hepsini birer çikolata ile ödüllendirdi, sonra 5-6 kişinin daha ismini okudu. Bunların içinde ben de vardım. Evet sınavdan en düşük notu alanlardı bunlar.
Tahtaya çıktık hepimiz. Ellerimizi açtırdı sadece avuçlarımın içinin çok yandığını hatırlıyorum öyle ki sırama oturduğumda sıranın demirlerini sımsıkı tutarak o yangının geçmesini bekledim. Hiç sormadı niye boş kâğıt verdiğimi ya da derslerde tahtaya kalkarken sınavda niye yapamadığımı. O gün eve gidince ilk işim matematik kitabımı yırtmak oldu. O hocamı hiçbir zaman sevemedim. O üç yıllık ortaokul dönemimde matematik derslerine hiç çalışmadım ya da derste olduğum halde ne anlatıldığı umurumda olmadı. 3 yıl boyunca matematik dışında tüm derslerim iyiydi her yıl taktir puanını yakalıyor fakat matematiğim 1 olduğu için taktir alamıyordum. Mezun olmadan önceki son karnelerimizi alacaktık. Dersteydim müdür bey çağırttı beni. İlk defa sordu 3 yılın sonunda “Niye Matematik ders notun sürekli zayıf”… Şu an daha iyi anlıyorum ki bu aslında çok geç kalmış bir soruydu. Cevap vermemiştim o an. Hoca sevinmem için 1 olan matematik notumu o son dönem 2 yapmış ve takdir almamı sağlamıştı… Ona minnettar gözlerle bakmamı bekledi belki o an ama emin olun, bakışım asla öyle değildi…
Sağlık meslek lisesini kazandım o yıl fakat matematiği yapamadığım için bırakıp normal lisenin sosyal bilgiler bölümüne geçtim. Aynı zamanda kızıyordum kendime yapamadığım için. Hırslandım ve seçmeli ders olarak aldım Matematiği ama temel kavramlarda eksikliğim vardı, tam olarak başarı sağlayamadım, o bir dönemlik derste.
Matematiğin sürekli karşıma çıkacağından habersizdim. Üniversite sınavına girdim 3 yıl boyunca yeteri başarıyı sağlayamadım. Özel ders almaya karar verdim matematikten, eski sevgim olmadı hiç sevmeden de bir ders yapılmıyor inanın. En sonunda o özel ders aldığım hocam “ya matematikten doğru cevaplar vermek ya da sözel alanın hepsini doğru yapmak zorundasın ki üniversiteye girebilesin” dedi. İkincisini seçtim. Üniversite sınav sonuçları geldiğinde sözel alanın hepsi doğru sayısal alan netim sıfırdı.
Celal Bayar Üniversitesi Tarih Bölümüne yerleştim. Üniversite bitince bu kez Ales çıktı karşıma yine Matematik vardı yani. Deneyimliydim daha önceden. Sözel netimin çokluğu sayesinde yerleşebildim Kafkas Üniversitesine. Şimdi karşımda Kpss var. Matematik ile barışmam gerektiğinin farkındayım. Hocamı suçlamıyorum sadece. Bende de bu konuda çok büyük hata var. Belki de çok büyüttüm bazı şeyleri kafamda ama keşke o gün hocam ellerime vurmak yerine elimden tutsaydı…
İleride ben öğrencilerimin eline vuran değil de o minicik elleri tutan bir öğretmen olacağım…
İbrahim Kansu (TDE)
"Bu olay, Diyarbakır’ın Ergani İlçesi’ndeki Süleyman Nazif Lisesi’nde gerçekleşmiştir. Lise ikinci sınıf öğrencisiyken matematik dersinin sınavından sınıfın geneli düşük not almıştı. Sonuçlar açıklanırken itiraz sesleri yükseldi. Sınıfın tamamına yakını beklemediğinin çok altında sonuçlar almıştı. Öğretmen bu durum karşısında kâğıtlarına bakmak isteyen öğrencilere izin verdi. Bununla birlikte kâğıtlar incelenmeye başlandı. Ben de beklemediğim bir not alıp, öğretmene itiraz edenler arasındaydım. Çünkü beş soruluk sınavdan üç soruyu tam, ikisini de yarım yaptığım halde 25 almıştım. Ama sorularımın doğru olduğundan ve en az yetmiş almam gerektiğinden emindim. Çünkü sınavdan sonra soruları kontrol etmiştim.
Diğer arkadaşların kâğıtları incelendikten sonra nihayet sıra bana gelmişti. Öğretmenle birlikte kâğıdımı incelemeye başladık. Öğretmen kâğıdıma baktığında, sadece bir sorumun tam, diğer bir sorumun da eksik olduğunu ve bu nedenle 25 aldığımı söyledi. Soruları tek tek incelemeye başladığımızda birinci sorun cevabının tam, ikinci sorunun cevabının ise eksik olduğunu gösterdi ve başka hiçbir soruyu yapmadığımı söyledi. Hemen müdahale ederek üçüncü sorunun (bu soru bir grafik sorusuydu) cevabını kâğıtta gösterdim. Cevabı göstermeme rağmen öğretmen bir türlü görmemişti. Aslında görmüştü de kendisinin hata yaptığını kabullenmek istemediğinden görmemiş gibi davranmıştı. Ben daha çok ısrar ettim ve grafiği göstererek doğru cevabın bu olduğunu söyledim. En sonunda öğretmen: “Evet, doğru yapmışsın, buradan da yirmi puan alırsan toplamda kırkbeş alırsın” dedi ve konuyu kapattı. Diğer cevaplarımı inceleme isteğimi ise reddetti. Sonuç olarak o sınavın notu kırkbeş olarak kaldı.
Öğretmenin bu tavrı bende matematik dersine karşı olumsuz bir tutum geliştirmeme sebep oldu. O dönem boyunca matematik dersine çalışmadım ve bu durum karnemde matematik dersinin bir olmasına yol açtı. En kötüsü de karneme matematik dersinin bir düşmesinin diploma notumu büyük ölçüde düşürmesiydi.
Bence öğretmenlik bu olmamalı. Öğretmen, en az hata yapan ve hata yaptığında da bunu kabul etmeyi bilen kişi olmalıdır."
***
Matematik, bir ülkede bilim ve teknolojinin geliştirilmesinde stratejik önemi olan öncelikli bir alandır. Bu alanın en önemli parçası da öğretmenlerdir. Matematik öğretmenleri bunun bilincindeki kişiler olarak "mükemmeli arama" çabası içinde olmak zorundadırlar. Matematik öğreterek imal ettiklerinin "insan yavrusu" olduğunu akıllarında tutarak, nasıl daha duyarlı davranacakları üzerinde düşünmelidirler.
Etiketler:
başarı,
İbrahim kansu,
ikram çınar,
matematik öğremeni sorunu,
matematik öğretmeni,
nejla boran,
özlem dalar,
pisa
Matematik Ve Eğitimimiz Ezbere Teslim
Eğitim Sistemimiz Geleceğimizi Dinamitliyor !
ANKARA BÜROSU (1 Nisan 2005 Basın )
Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof.Dr. Ziya SELÇUK, eğitim sisteminin yüzde 100 reforma ihtiyacı bulunduğunu belirterek, "Eğer kısa süre içinde bu reformu yapamaz isek 15-20 sene sonra bağımsızlığımız tehlikeye girecek.Bu konu Türkiye`nin var olup olmama meselesidir. dedi.
Talim Terbiye Kurulu Başkanı Prof.Dr. Ziya Selçuk, matematikten tutun da yabancı dil eğitimine kadar bütün derslerde çocukların ezbere dayalı bir eğitimden geçtiğine dikkat çeken Selçuk, sistemin, okuduğunu anlamakta zorlanan insanlar yetiştirdiğini söyledi.
Yabancı dil eğitimin de ise tam bir fiyasko yaşandığına dikkat çeken Prof. Dr. Ziya Selçuk ‘’İlköğretimin 4. sınıfından itibaren çocuklarımızın 1.200 saat İngilizce dersi alıyor.Ancak basit bir cümleyi dahi kuramıyorlar.Ürün sıfır.Her yıl böyle oluyor ama her nedense 60 yıldır bu sisteme ısrarla devam ediliyor.Ancak şizofren bir toplum bunu yapar.’’dedi.
Sistemin çocukların zihinsel gelişimini sağlamak bir tarafa körelttiğini dile getiren SELÇUK, "dünyanın hiç bir tarafında gelecek nesillerin zihinleri köreltilsin diye bu kadar milli servet harcayan başka bir ülke yoktur" şeklinde konuştu.
Kısa adı ESAM olan Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi`nin Çarşamba sohbetlerinin bu haftaki konuğu Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof Dr. Ziya SELÇUK oldu. Dünyada ve Türkiye`de eğitim alanındaki gelişmeleri değerlendiren SELÇUK, çarpıcı açıklamalarda bulundu. Her hükümet değişiminde eğitim sisteminin de değiştiği yönündeki iddiaları kabul etmediğini belirten SELÇUK,
Cumhuriyetten bu yana eğitim sisteminin hiç değişmediğini söyledi. Sistemin alt yapısında zaman zaman bazı değişikliklerin yapılması yapısal anlamda bir değişikliğin yapıldığı anlamına gelmediğini vurgulayan SELÇUK, sistemin yapısal bir reforma ihtiyacı bulunduğunu dile getirdi.
Özellikle AB ülkelerinde her 10 yılda bir eğitim sisteminde reformlar yapılırken Türkiye`nin bu değişime sürekli olarak duyarsız kaldığını bildiren SELÇUK, sistemin sağlıklı nesiller yetiştirmek bir tarafa zihinleri tamamen körelttiğine vurgu yaptı.
İlköğretimde verilen derslerin çocukların gelişimi ile tezatlık içerdiğini söyleyen SELÇUK,şöyle konuştu: "Daha zaman kavramını tam olarak içselleştiremeyen çocuklara Orta Asya tarihini anlatıyoruz. Ezbere dayalı, her şeyi bir anda öğrenmesini istiyoruz.
Bu anlayış 1960`lı yıllardan bu yana devam ediyor. 1968`in sonlarında sistemde kısmi olarak bir değişime gidildi. Bu değişimi yapanlar, `nasıl olsa ilkokuldan sonra eğitime devam edilmiyor o zaman bu 5 yıl içinde her şeyi verelim` anlayışı ile müfredatı ağırlaştırdılar. Ancak her nedense bu müfredata halen devam ediliyor.
Sekiz yıllık kesintisiz eğitim sisteminde de sadece yıl sayısı artırıldı. Zihinleri körelten müfredatla ilgili bir değişiklik yapılmadı. Bu sistem bırakın çocuklarımızı geliştirmeyi zihinlerini köreltiyor. Dünyanın hiç bir yerinde böyle bir şey yoktur"
Ekonomik gelişme ile eğitimin birebir irtibatlandırılması gerektiğine dikkat çeken SELÇUK, BM insani gelişme endekslerinde Türkiye`nin 120-130`uncu sıralarda bulunduğunu ifade etti. AB ülkelerinde devlet bir çocuğun eğitimi için yılda 6 bin dolar harcarken, Türkiye`de bu rakamın sadece 380 dolar olduğunu dile getiren Ziya SELÇUK, Türkiye`de eğitimin bilimin bir nesnesi olamadığını ancak sürekli ideolojilerin malzemesi olduğunu bildirdi.
( * )KAYNAK: 1 Nisan 2005 Basın
ANKARA BÜROSU (1 Nisan 2005 Basın )
Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof.Dr. Ziya SELÇUK, eğitim sisteminin yüzde 100 reforma ihtiyacı bulunduğunu belirterek, "Eğer kısa süre içinde bu reformu yapamaz isek 15-20 sene sonra bağımsızlığımız tehlikeye girecek.Bu konu Türkiye`nin var olup olmama meselesidir. dedi.
Talim Terbiye Kurulu Başkanı Prof.Dr. Ziya Selçuk, matematikten tutun da yabancı dil eğitimine kadar bütün derslerde çocukların ezbere dayalı bir eğitimden geçtiğine dikkat çeken Selçuk, sistemin, okuduğunu anlamakta zorlanan insanlar yetiştirdiğini söyledi.
Yabancı dil eğitimin de ise tam bir fiyasko yaşandığına dikkat çeken Prof. Dr. Ziya Selçuk ‘’İlköğretimin 4. sınıfından itibaren çocuklarımızın 1.200 saat İngilizce dersi alıyor.Ancak basit bir cümleyi dahi kuramıyorlar.Ürün sıfır.Her yıl böyle oluyor ama her nedense 60 yıldır bu sisteme ısrarla devam ediliyor.Ancak şizofren bir toplum bunu yapar.’’dedi.
Sistemin çocukların zihinsel gelişimini sağlamak bir tarafa körelttiğini dile getiren SELÇUK, "dünyanın hiç bir tarafında gelecek nesillerin zihinleri köreltilsin diye bu kadar milli servet harcayan başka bir ülke yoktur" şeklinde konuştu.
Kısa adı ESAM olan Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi`nin Çarşamba sohbetlerinin bu haftaki konuğu Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof Dr. Ziya SELÇUK oldu. Dünyada ve Türkiye`de eğitim alanındaki gelişmeleri değerlendiren SELÇUK, çarpıcı açıklamalarda bulundu. Her hükümet değişiminde eğitim sisteminin de değiştiği yönündeki iddiaları kabul etmediğini belirten SELÇUK,
Cumhuriyetten bu yana eğitim sisteminin hiç değişmediğini söyledi. Sistemin alt yapısında zaman zaman bazı değişikliklerin yapılması yapısal anlamda bir değişikliğin yapıldığı anlamına gelmediğini vurgulayan SELÇUK, sistemin yapısal bir reforma ihtiyacı bulunduğunu dile getirdi.
Özellikle AB ülkelerinde her 10 yılda bir eğitim sisteminde reformlar yapılırken Türkiye`nin bu değişime sürekli olarak duyarsız kaldığını bildiren SELÇUK, sistemin sağlıklı nesiller yetiştirmek bir tarafa zihinleri tamamen körelttiğine vurgu yaptı.
İlköğretimde verilen derslerin çocukların gelişimi ile tezatlık içerdiğini söyleyen SELÇUK,şöyle konuştu: "Daha zaman kavramını tam olarak içselleştiremeyen çocuklara Orta Asya tarihini anlatıyoruz. Ezbere dayalı, her şeyi bir anda öğrenmesini istiyoruz.
Bu anlayış 1960`lı yıllardan bu yana devam ediyor. 1968`in sonlarında sistemde kısmi olarak bir değişime gidildi. Bu değişimi yapanlar, `nasıl olsa ilkokuldan sonra eğitime devam edilmiyor o zaman bu 5 yıl içinde her şeyi verelim` anlayışı ile müfredatı ağırlaştırdılar. Ancak her nedense bu müfredata halen devam ediliyor.
Sekiz yıllık kesintisiz eğitim sisteminde de sadece yıl sayısı artırıldı. Zihinleri körelten müfredatla ilgili bir değişiklik yapılmadı. Bu sistem bırakın çocuklarımızı geliştirmeyi zihinlerini köreltiyor. Dünyanın hiç bir yerinde böyle bir şey yoktur"
Ekonomik gelişme ile eğitimin birebir irtibatlandırılması gerektiğine dikkat çeken SELÇUK, BM insani gelişme endekslerinde Türkiye`nin 120-130`uncu sıralarda bulunduğunu ifade etti. AB ülkelerinde devlet bir çocuğun eğitimi için yılda 6 bin dolar harcarken, Türkiye`de bu rakamın sadece 380 dolar olduğunu dile getiren Ziya SELÇUK, Türkiye`de eğitimin bilimin bir nesnesi olamadığını ancak sürekli ideolojilerin malzemesi olduğunu bildirdi.
( * )KAYNAK: 1 Nisan 2005 Basın
Etiketler:
eğitim sistemimiz,
esam,
fiyasko,
ilköğretim,
matematik,
reform,
türkiye,
yabancı dil,
ziya selçuk
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)